30 Aralık 2010 Perşembe

İki Yılbaşı Arası Spor !



2011 yaklaşadursun, 2010'daki sportif olayların veya gelişmelerin etkisinden küresel olarak sıyrılabilmek fazlasıyla zor olacak gibi gözüküyor. 

Ajansların, 2010'da olup biten tüm spor olaylarını bas bas bağırdıkları bugünlerde, hiç şüphesiz herkesin merak ettiği, 2011'de neler olacağı. İzleyenler hatırlayacaktır, hani Yahşi Batı filmindeki hapishane sahnelerinde geçen " fırtına öncesi sessizlik bu, daha büyük şeyler olucak" repliği var ya, sanki herkesin içinde öyle bir hissiyat mevcut. Zira, 2010 yılının henüz başlarında yapılmış olan ve 4 yıl için 321 milyon $'lık bir bedelle sonuçlanan Süper Lig maçlarının yayın hakları ihalesi bile, "daha başımıza neler gelecek" acaba dedirtmişti..

2010 yılının hemen başında, Marsel İlhan'ın 2.tura kadar tenis kortlarında ülkemizi temsil ettiği Avustralya açık tenis turnuvasında ise Roger Federer erkeklerde, Serena Williams ise bayanlarda mutlu sona ulaşarak "favoriler kazandı beyler" diye buyurdular. Kısacası teniste çok bir acaiplik yaşamadık, ama Marsel'in Türkiye'yi, bizde çok popüler olmayan bir spor dalında temsil etmiş olması gelecek için umudumuz oldu. İnşallah da sadece umut olarak kalmaz!

Şubat ayında ise, Fatih Terim'den boşalan A milli futbol takımımızın teknik direktörlüğüne, yıllar sonra ilk kez yabancı bir teknik adam getirildi. Dünyaca ünlü Hollanda'lı taktisyen Guus Hiddink, TFF başkanı Mahmut Özgener ve Lütfi Arıboğan'ın daha önceden dedikleri gibi "dünyaca ünlü, yabancı bir teknik adam" idi. Guus Hiddink'in kariyerine ve icraatlarına hiç kimse kolayına dil uzatamazdı, fakat şu sıralarda da işler pek yolunda gitmiyor. 2012 Avrupa Şampiyonası ve 2014 Dünya Kupası finallerine gidebilir miyiz, bunu zaman gösterir. Fakat Hiddink'in getirilmesi, günü geldiğinde en azından bir teselliyle sonuçlanabilir. Zira sistemsizliğin ve oyuncu kadrosu seçimindeki şaşkınlığın zaman geçtikçe Hiddink'le beraber son bulacağına yürekten inanıyorum desem yeridir. Belki züğürt tesellisi, ama kendi kulübünde ilk 11 oynamayan bir oyuncunun milli takımda ilk 11'de mücadele edeceğini görmeyeceğiz, ki bu objektif yaklaşım tesellinin büyüğüdür.

Mart ayında ise üzücü bir olay yaşandı ve Galatasaray kulübü başkanı Özhan Canaydın rahmetli oldu. Süleyman Seba'yla beraber Türk futbolunun son dönemde yetiştirdiği en centilmen başkanı olarak bilinen Özhan Canaydın'a Allah'tan rahmet, ailesine ise sabır dilerim. Bu, aslında insani bir yaklaşımdan ötesi.. Neden derseniz, her hafta hakem odalarını basıp, küfürler yağdıran kulüp başkanlarını görmekten o kadar sıkıldık ki! Rahmetliyi kaybetmek bu yüzden olması gerektiğinden daha da fazla koyuyor..

Nisan ayında, Avrupa Büyükler Halter Şampiyonası'nda 10 altın, 6 gümüş, 4 tane de bronz madalya kazandık, güreşte ise Nazmi Avluca ve Rıza Kayaalp'in kazandıkları Avrupa şampiyonlukları takım 2.liği getirdi. Özet olarak, Ata sporumuz olarak kabul edilen güreşte beklenen oldu diyebiliriz. Sanırım bu sporlarda, kıyamet günü gelene kadar şampiyonluğa oynayacağız gibi gözüküyor.

Mayıs ayında ise, tüm yurt şoka girdi diyebiliriz. Süper Lig'de Bursaspor'un tarihinde ilk kez şampiyon olması, Bursalısını, Beşiktaş ve Galatasaraylısını, hatta ve hatta Fenerbahçelisini bile şoka sokmuştu. Fenerbahçe Trabzonspor'la 1-1 berabere kalırken, Bursaspor kendi evinde Beşiktaş'ı 2-1 yenerek gazete ve televizyonlara reyting üstüne reyting yaptırdı. Fakat daha da ilginç olanı, yaşanan anons skandalıydı. Bu sonucun üstüne, bu kez istifa etmeyen sayın Aziz Yıldırım, bir basın toplantısı düzenleyerek, elinde hiçbir resmi delil veya kanıt olmadan Beşiktaş kalecisi Rüştü'yü şike yapmakla itham etti. Buna da kendisi hariç herkes güldü desek yeridir. Anons esprileri günlerce sürdükten sonra, sayın Aziz Yıldırım apar topar Cristoph Daum'un görevine 2.kez son verdi, yerine sportif direktör Aykut'u göreve getirdi. Peki, bundan sonra sportif direktör kim oldu derseniz, şahsen  bilmiyorum, bilen varsa da beri gelsin..

Aynı ay içerisinde, Türkiye Kupası finali de Urfa'da oynandı. 2 hafta sonra, Fenerbahçe'yi Süper Lig şampiyonluğundan da edecek olan Trabzonspor, sarı lacivertlileri 3-1 mağlup ederek, rakibinin Türkiye Kupası hasretine devam etmesine neden oldu. Mayıs ayı futbol için aslında o kadar ilgi çekiciydi ki, 2 final daha vardı. 

UEFA Şampiyonlar Ligi finalinde, Louis van Gaal'in çalıştırdığı Bayern Münih, eski yardımcı Jose Mourinho'nun Inter'ine kaybetti ve kupa Milano'ya gitti. Kariyerinde 2.kez Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayan Mourinho ise, sezonun sona ermesiyle beraber Real Madrid'in yolunu tuttu. Bu da beklenen bir senaryoydu aslında, zira Jose Mourinho'nun Porto'dan ayrıldıktan  sonra, Ingiltere ve Italya liglerinin yanı sıra, İspanya liginde de şampiyon olmak istediğini bilmeyen yok.


Mayıs ayındaki bir başka heyecan da UEFA Avrupa Ligi'nin flaş takımı Fulham'ın finalde Atletico Madrid'le eşleşmesi ve sonucunda kalite farkının da katkılarıyla "Kupa 2" Madrid ekibinin olmasıydı. Diego Forlan, Simao Sabrosa, Sergio Aguero, Jose Antonio Reyes gibi dünya çapında yetenekli futbolcular için bu kupa, kariyerlerindeki şimdilik en önemli kupa gibi gözüküyor.

Haziran ayının gelmesiyle, tüm dünya Güney Afrika'ya kitlendi. Fifa Dünya Kupası finalleri ilk defa Afrika kıtasında düzenleniyordu. Rakiplerine göre her anlamda favori olan İspanya, finalde Hollanda'yı 1-0 mağlup ederek, dünyanın milli takımlar bazındaki en büyük kupasına ilk kez sahip oldu. Ağırlıklı olarak Barcelonalı oyuncuları ilk onbirde kullanan İspanyollar, oyun formatı olarak da Katalan kulübünün oyun anlayışını sahaya yansıtmıştı. Fakat şaşırtıcı olan ise, diğer finalist Hollanda'nın kupa boyunca sergilediği futboldu... Dünya futbol tarihi boyunca, hep göze hoş gelen ofansif futbollarıyla tanıdığımız "Portakallar", Bert van Marwijk yönetiminde, agresif ve defansif bir oyun anlayışı ile şaşırttıkları kadar, sıkılmamıza da neden oldular.

Bu dünya kupasından arda kalan bir diğer önemli anektod ise, Türk kökenli Alman futbolcu Mesut Özil'in Real Madrid'e transfer olmasıydı. Bir Türk futbolcusu için bu ilkti sanırım, belki Rüştü'de Barcelona'da oynamıştı, fakat takdir edersiniz ki, ofansif bir orta saha oyuncusu olarak Real Madrid'e gitmek var, bir de kaleci olarak bu tip takımlara transfer olmak var. Dolayısıyla Mesut'un transferi, ülkemizde büyük ses getirdi..

Haziran ayının bir başka gelişmesi de Amerika'dandı. Los Angeles Lakers, final serisinde Boston Celtics'i 4-3'le geçerek 16. şampiyonluğuna ulaştı. Belki bu beklenen bir sonuçtu ama şaşırtıcı olan, aynı günlerde LeBron James'in Cleveland'dan ayrılıp Miami Heat'e, Chris Bosh'un da sözleşmesi sona erdikten sonra LeBron'un ayak izlerini takip etmesiydi. Bu durumda, Chris Bosh, LeBron James ve Dwyane Wade aynı takımın başarısı için beraber oynayacaklardı. Bu sezon sonunda beraber ne kadar başarılı olabileceklerini göreceğiz belki ama kağıt üzerinde korkunç bir takım olarak gözüktükleri aşikar. Sanırım Phil Jackson final serisi için şimdiden kara kara düşünüyordur..

Temmuz ayı bizim için parlak günleri kapsıyordu. Nevin Yanıt, Elvan Abeylegesse ve Alemitu Bekele altın madalya kazandılar. Bu spor dalında, son yıllarda eskiye nazaran daha başarılı olduğumuz ortada. Belki devşirmelere borçluyuz, belki de cidden atletizm federasyonu oldukça iyi ve organize çalışıyor. Fakat tek bir gerçek var, o da göğsümüzün kabarmış olduğu..

Ağustos ayında ise ülkemiz tarihinde ilk defa Dünya Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yaptı. Bogdan Tanjevic yönetiminde oldukça etkili bir oyun sergileyip finale kadar çıkan milli takımımız, finalde favori Amerika'ya kaybetti. Belki de aradaki tek fark Kevin Durant'in insan üstü şut yüzdesiydi ama basketbolda iyi bir jenerasyon yakaladığımız göz önünde bulundurulursa, eldeki kadronun en iyi şekilde kullanıldığı bir gerçek. Zira İspanya ve Rusya bile devre dışıyken, biz finale adımızı yazdırdık, finalde de dünya basketbol tarihinin en güçlü ekolüne sahip olan Amerika'ya kaybettik. Dolayısıyla, yaşadığımız hayal kırıklığı değil, aksine gururdu..

Ağustos ayının ilgi çekici diğer spor olayları da, UEFA Süper Kupa'nın finalinde Atletico Madrid'in, Rafael Benitez'e teslim edilen Inter'i 2-0 yenmesiydi. Bu konu hakkında zaten söylenecek çok bir şey yok, zira Benitez geçtiğimiz günlerde Inter'den kovuldu, ki şahsımca yerinde bir hamleydi.

Aynı ay içerisinde ülkemizde de bir final vardı. Süper Kupa'nın sahibini beklediği maçta, bu sezon ligin ilk yarısını lider bitiren geçen sezonun Türkiye kupası sahibi Trabzonspor, son şampiyon Bursaspor'u 3-0 mağlup ederek mutlu sona ulaştı. Şenol Güneş'in spor medyası tarafından tekrar omuzlara alınmasına ön ayak olan bir başarıydı bu. Şenol hocanın hak ettiği değeri görmesine vesile olduysa, o kupa Trabzonspor'a hayırlı uğurlu olsun diyebiliriz..

Eylül ayında, okulların açılmasıyla öğrencilerin üstündeki rehavetin kalkması gerekiyordu. Bu dönemde, yani öğrenciler öğretim yılına başlarken kafalarını meşgul eden fazla bir spor olayı yoktu denilebilir. Çünkü Brezilya'nın dünya erkekler voleybol şampiyonu olması haricinde çok ciddi bir gelişme yaşanmadı desek yeridir.

Ekim ayı, iki farklı spor dalında yüzümüz güldü. Kenan Sofuoğlu, Supersport'ta 1.lik elde ederek memleketi Sakarya'da ve ülke genelinde herkesi sevinçten çıldırttı. Aynı ay içerisinde, bayan voleybol takımımız Japonya'da düzenlenen dünya şampiyonasında, 6. olarak tarihinin en iyi derecesini elde etti. Bu sporda ilerleyen yıllarda daha da başarılı olabileceğimizi düşünüyorum. Zira sonrasında Fenerbahçe Acıbadem'in elde ettiği dünya şampiyonluğu, bunun için atılmış bir adımdı şahsımca...

Kasım ayı ise oldukça ilginç gelişmelere sahne oldu. Fifa, 2018 ve 2022 Dünya Kupası finallerine ev sahipliği yapacak olan ülkeleri açıkladı. 2018'in Rusya'ya, 2022'nin ise Katar'a verilmesi ise büyük yankı uyandırdı. Özellikle Katar'ın evsahipliği, dünya spor medyasının manşetlerinden günlerce inmedi. Kavurucu sıcaklardan dolayı, Katar yapmayı taahhüt ettiği klimalı stadyumlara rağmen ideal bir ev sahibi olarak görülmüyor. Sadece iklimi değil, alkol yasağının da çok ciddi anlamda tartışıldığı Katar'ın, ev sahipliğini elde edebilmek için çeşitli federasyonlara astronomik rüşvetler verdiği iddia edildi. Fifa başkanı Blatter ise kupanın,  sıcaklardan dolayı gerekirse kış aylarında düzenlenebileceğini söyledi. Fakat şahsımca cevabını merak ettiğim birkaç soru olacak;
Taahhüt edilen klimalı stadyumlar yapılsa bile, ülkesini desteklemek için Katar'a gidip, her maça gidemeyecek olan bazı taraftarlar olacaktır. Ve bu taraftarlar, bazı maçları fanzone'larda takip etmek durumunda kalacak. Bu fanzone'lara gerekli olacak soğutma sistemi stadyum projeleri gibi dikkate alındı mı ?
Bir diğer sorum ise, Güney ve Kuzey Amerika kıtalarında olduğu gibi, Avrupa, Afrika Avustralya ve bazı Asya ülkelerinden binlerce taraftar Katar'a gidecek, binlerce insana alkol satmayarak, turnuvanın karnaval havasında geçmesine büyük ket vurulmuş olacaktır. Hatta belki de bunu göz önünde bulundurarak binlerce taraftar Katar'a gitmekten vazgeçecektir. Bu şartlar altında ne kadar canlı ve adına yakışır bir Dünya Kupası izleyebiliriz ?
Bu sorular belki zamanla cevabını bulacak, belki de Fifa ve Katar el ele verip "işinize gelirse!" gibisinden bir cevapla futbolseverlerin karşısına çıkacak. Zira, Sepp Blatter'in de bulunduğu konuma yıllar önce Arap sermayesinin ve lobisinin de büyük yardımlarıyla getirildiği çokça yazılan konulardan biri..

Yine Kasım ayında otomobil sporlarında da bazı dereceler elde edilmiş olsa da, ülkemizi çok fazla ilgilendirmediği söylenebilir. Sebastian Vettel, Formula 1'de ilk şampiyonluğuna erişirken, Sebastien Loeb ise Dünya Rally Şampiyonası'nda 7.kez mutlu sona ulaştı.


Kasım ayı bitmek üzereyken, İspanya'da da sezonun ilk "el clasico"su oynandı, ve Barcelona ezeli rakibi Real Madrid'i 5-0 mağlup ederken liderliğe yükseldi. Bu sonuçla beraber Iker Casillas ve Jose Mourinho da rekor sahibi oldular. Casillas, el clasico tarihinde toplamda en fazla gol yiyen Real Madrid kalecisi olarak kötü bir ünvana sahip olurken, hocası Jose Mourinho ise kendi kariyerinde en farklı mağlubiyetle tanışmış oldu. Jose Mourinho'ya o kadar yıl kibirli bir uslupla konuştuktan sonra böyle bir sonuç müstahaktı belki de ama Iker Casillas gibi dünyanın sayılı kalecilerinden birinin, sakin ve düzgün bir karaktere de sahip olmasından dolayı böyle bir kötü rekora sahip olması, insanın içini burkan bir gelişme. Fakat Barcelona da kimseye acımıyor ki!

Aralık ayında, Fenerbahçe Acıbadem bayan voleybol takımı, Katar'daki finalde Brezilya'nın Sollys Osasco takımını 3-0 mağlup ederek dünya şampiyonu oldu. Sarı melekler havaalanında kahramanlar gibi karşılandı. Ülke adına aslında devasa bir başarı olmasına rağmen, voleybolun futbol kadar vitrinde olmamasından dolayı, başarının hak edildiği kadar medya övgüsü almadığını söylemeden de geçemeyiz herhalde..

2010, ülkemizdeki ve dünyadaki spora bunları kattı. Kimisi üzücü, kimisi coşkuluydu. Her gün veya her ay başka ülkelerden gelen başka haberler sporun her türlüsüne yeni bir soluk kattı. Yeni yıl, umuyoruz ki herkese her şeyden önce sağlık verir. Bunun haricinde de bir dilek dilemem gerekirse bu, spordaki şiddet yasasının bir an önce yürürlüğe girmesi olacaktır. Dolmabahçe'deki Beşiktaş-Bursa maçı öncesinde olanlar ve Florya'daki U-17 Galatasaray-Fenerbahçe maçı sırasında tekrar eden utanç tablosunun bir kez daha yaşanmaması, hem toplum olarak ruh sağlığımız açısından, hem de bu pisliğin sporun önüne geçmeyecek olması açısından çok önemli. Bu konuyla ilgili olarak, umuyoruz yetkili mercihler tarafından, gereken radikal kararlar resmi anlamda alınacaktır. Bir de son olarak, Süper Lig kulüplerimize seslenmek gerek. 2011'de bir yenilik yapın ve astronomik paraları sokağa attığınız son yıl 2010 yılı olarak geride kalsın.

Herkese şimdiden iyi yıllar !


Share this


0 Comments